<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" href="/assets/feed.xsl"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <title>Majorzade</title>
  <subtitle>Avare bir tıbbiyelinin iç cebindeki notları ihtiva eder.</subtitle>
  <link href="https://argmajor.com/feed.xml" rel="self"/>
  <link href="https://argmajor.com/"/>
  <updated>2026-08-14T00:00:00.000Z</updated>
  <id>https://argmajor.com/</id>
  <author><name>İbrahim Efe Kaç</name></author>
  <entry>
    <title>Muallak Bir Yer</title>
    <link href="https://argmajor.com/yazi/muallak-bir-yer/"/>
    <updated>2026-08-14T00:00:00.000Z</updated>
    <id>https://argmajor.com/yazi/muallak-bir-yer/</id>
    <content type="html">&lt;p&gt;Kadavra salonundan çıktığımda saat dörde yaklaşıyordu. Formaldehit kokusu ceketimin astarına yapışmıştı; eve döndüğümde bile üstümden atamayacağımı bildiğim o keskin, sinsi koku. Anatomiye başlarken bunun bir alışkanlığa dönüşeceğini söylemişlerdi — nitekim ilk hafta bulantıyı bastıramayanlar, üçüncü haftaya varmadan masanın üstünde sandviçini yiyebiliyordu. Alışmak deniyor buna. Doğru bir kelime değil aslında. Alışmak, bir şeyin sizde açtığı yarayı örtmenin adı; kapatmanın değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Sabahattin Ali&#39;nin &amp;quot;Ses&amp;quot; hikâyesini o gün otobüste bir daha okudum. Neden bilmem, o hikâyenin kadavra salonuyla arasında bir akrabalık kurdum içimden. İkisi de insanı, artık cevap veremeyecek bir şeyin karşısında bırakıyor. İkisinin de içinde bir susma var — biri masanın üstünde uzanmış, öbürü sayfanın kenarında. İnsan bu susmayla nasıl konuşur, henüz bilmiyorum.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Sesini duyduğum zaman, sanki bütün ömrümce beklediğim bir şey nihayet olmuş gibi, içimde tuhaf bir genişlik hissettim.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;&lt;em&gt;Sabahattin Ali · Ses&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Hocamız o gün brakiyal pleksusu gösteriyordu. Kolun bütün hareketi, bütün hissi, şu bir avuç sinir ağından geçiyor dedi; şurası kesilirse el bir daha kalkmaz. Sözü ders anlatır gibi söyledi, öyle de söylemeliydi. Ama ben masanın başında dururken şunu düşündüm: bu adam bir zamanlar bu kolla birine sarılmıştı. Bunu bilmenin anatomiye hiçbir faydası yok. Yine de bilmemek mümkün değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Eve dönerken Kadıköy&#39;de indim, yürüdüm. Kaldırım bir insandır, çünkü üstünden geçenlerin hepsini içinde tutuyor. Kadavra salonu da öyle bir yer. Muallakta duran bir yer: ne tam ölüm, ne tam bilgi.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu notu düzeltmeden bırakıyorum. Zaten burası müsvedde defteri; temize çekilmiş hâli daha az doğru olurdu.&lt;/p&gt;
</content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Yalnızlığa Notlar</title>
    <link href="https://argmajor.com/yazi/yalnızlığa-notlar/"/>
    <updated>2026-08-11T00:00:00.000Z</updated>
    <id>https://argmajor.com/yazi/yalnızlığa-notlar/</id>
    <content type="html">&lt;p&gt;Yalnızlık... Tarih boyunca bu mefhum üzerine on binlerce şiir yazılmış, on binlerce hikayede başrol olarak oynatılmış. Herkes bu kadar muzdaripken, benim de bundan muzdarip olmamam pek ihtimal dahilinde değil.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Gün doğar, güneş ortalığı kavurmaya başlar. Başımızın üstünde adeta bir yay gibi gezinip durur. Fakat ne zaman ki bütün öfkesi kaybolmuşçasına batar da, ortalığı karanlığın zalim pençelerine bırakır; işte o vakit yalnızlık, adeta gece ile bir olmuşçasına insanın ruhunu yakarak çürütmeye başlar. Gündüz vakti yalnız olduğunu hissetmezsin ki. Bir otomobil sesi, mahallenin gençlerinin yapmış olduğu bir kavga, eskicinin hakkın rahmetine kavuşmuş cihazlar için çığırması yahut hakkın rahmetine kavuşmuş bir merhum ya da merhume için camilerin minarelerinden yükselen selalar, insana yalnızlığını adeta acı çeken bir hastaya verilen morfin edasıyla unutturur. Gece ise bunların hiçbiri yoktur. Bilakis; çorbacıda, özlerinden uyku akan bir garsonun sana uzattığı çorbanın tanelerinde, acı bir insiyak ile yaktığın leş kokulu bir sigaranın dumanında görürsün yalnızlığı. Devasa bir küvetin içinde yüzen et parçaları, birbirine delice aşık olmuşçasına sarılan tütün yaprakları seni kedere boğar.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bazı geceler var ki... O hiç bitmeyen geceler. Hani, uykunun, mutfak kapısından içeri girip de mahmurlaşmış gözlerini kapatamadığı, dış kapının önünde pineklediği o geceler... Artık ıstıraptan, çektiğin acıdan sebep gözlerinin kapandığı o geceler. İşte, o geceler en lanetlileridir. Ne yatabilirsin, ne kalkabilirsin. Yayları çürümüş yatağında bir sağa, bir sola döner durursun. Her dönüşe bir ses, her dönüşte bir çığlık. Yatağın yaylarından çıktığını zannettiğin o çığlıklar, ruhunun bir tezahürüdür. O ses, senin çığlığındır. O ses, ruhunun feryadıdır.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bu satırları sabaha karşı dörtte yazarken, ben de o gecelerden birini geçiriyorum işte.&lt;/p&gt;
</content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Refik Halit&#39;in İstanbul&#39;u ve Bizim İstanbul</title>
    <link href="https://argmajor.com/yazi/refik-halitin-istanbulu/"/>
    <updated>2026-08-02T00:00:00.000Z</updated>
    <id>https://argmajor.com/yazi/refik-halitin-istanbulu/</id>
    <content type="html">&lt;p&gt;Refik Halit sürgündeyken yazdı Memleket Hikâyeleri&#39;nin çoğunu. Anadolu&#39;yu anlatıyor ama anlatan adam İstanbul&#39;u özleyen biri; hikâyelerdeki taşra bu yüzden hep biraz fazla keskin, biraz fazla çıplak.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bugün Kadıköy&#39;den vapura binerken bunu düşündüm. Refik Halit&#39;in İstanbul&#39;u bir şehir değil, bir mahrumiyetin adıydı. Bizimki ise gündelik: her gün içinden geçtiğimiz, bu yüzden göremediğimiz bir yer.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Bir şeyi görmek için ondan mahrum kalmak mı lazım — bilmiyorum. Ama edebiyat tarihinin epeyce bir kısmı bu ihtimalin üzerine kurulmuş.&lt;/p&gt;
</content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Necip Fazıl&#39;a Bir Sitem</title>
    <link href="https://argmajor.com/yazi/necip-fazila-bir-sitem/"/>
    <updated>2026-07-21T00:00:00.000Z</updated>
    <id>https://argmajor.com/yazi/necip-fazila-bir-sitem/</id>
    <content type="html">&lt;p&gt;&amp;quot;Kaldırımlar&amp;quot;ı ilk okuduğumda on beş yaşındaydım ve şiirin bana ne yaptığını tarif edemiyordum. Şimdi tarif edebiliyorum, ama tarif edebilmek bir şeyi kaybetmek anlamına da geliyor sanki.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Şiirin gücü ölçüsünde bir tuzağı da var: insana kendi kederini fazla güzel gösteriyor. Genç okur, kederini şiirin verdiği kıyafetle giyiyor ve bir süre sonra kederin kendisini değil, o kıyafeti seviyor.&lt;/p&gt;
&lt;blockquote&gt;
&lt;p&gt;Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.&lt;/p&gt;
&lt;/blockquote&gt;
&lt;p&gt;Sitemim bu kadar. Şaire değil aslında, kendime.&lt;/p&gt;
</content>
  </entry>
  <entry>
    <title>Buraya Neden</title>
    <link href="https://argmajor.com/yazi/buraya-neden/"/>
    <updated>2026-07-15T00:00:00.000Z</updated>
    <id>https://argmajor.com/yazi/buraya-neden/</id>
    <content type="html">&lt;p&gt;Bir şey yazmaya başlamanın en zor tarafı, kimsenin senden bunu istememiş olması. Kimse &amp;quot;yaz&amp;quot; demedi. Kimse bekliyor değil. Buna rağmen içeriden bir yerden geliyor işte, tuhaf.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Uzun süre yazdıklarımı kimseye göstermedim. Göstermemenin de bir konforu var: yanılmıyorsun, çünkü ortada iddia yok. Ama bir süre sonra o konfor kendi ağırlığını taşımaya başlıyor.&lt;/p&gt;
&lt;p&gt;Burası onun için. Bitmiş şeyler koymayacağım — zaten elimde bitmiş bir şey yok. Yolda kaldığı yerde bırakılmış cümleler olacak çoğu.&lt;/p&gt;
</content>
  </entry>
</feed>
