Majorzade Sağa sola atılan, tamamlanmış veya tamamlanmamış bir takım yazılar...

Hikaye: Tahrirat

Sıcak bir Temmuz günüydü. Baharla gelen kuş cıvıltılarının, güzel mi güzel çiçek kokularının yerine ortalığı; insanı çileden çıkarırcasına rahatsız eden, vapurlardan beter sesler çıkaran sivrisinekler, tramvayların selamlıklarında iç içe girmekten birine yapışıp kalmak üzere olan -sözde pek şık giyimli- beylerin pis ter kokuları ile tramvayların haremliklerinde kocalarının dedikodularını yapan, cırtlak sesli meymenetsiz hanımların vızıltıları sarmıştı.

Bütün bu rezalete rağmen -hayatta onu hiçbir şey rahatsız etmeyecekmiş gibi duran- belediye reisi Fikret Bey, mükerrer biçimde tüketilmekten ahşabı kavrulmuş, bir yanıp bir sönen Alman malı piposunu; sıcaktan hamama dönen, duvarlarında levhaların lekelerinin çıktığı, çam ve tütün kokan odasında büyük bir keyifle tüttürmekle meşguldü. Küçük yaşlardan itibaren aldığı yüksek tahsillerin neticesi olarak Kadıköy Belediye Dairesi Reisliğiyle vazifelendirilen Fikret Bey; tıknaz, çirkin denilebilecek kadar biçimsiz bir vücudu olan, göbeği kendisinin önünde ilerleyen, pek aksi, pek huysuz bir adamdı. Onun bu huysuzluklarına daha fazla tahammül edemeyen karısı Nigâr Hanım bir gün eşyalarını toplayıp Sirkeci’den kalkan ilk vapurla önce Mudanya’ya, oradan da Tren vasıtasıyla kendisini Bursa’ya, baba ocağına atmış. Bu olay üzerine pek ruhsuz ve düşüncesiz gözüken Fikret Bey’i şakağına yerleşmiş bir revolver ile hüngür hüngür ağlarken bulmuşlar.

Bu aksi ve düşüncesiz gözüken fakat ziyadesiyle duygusal olan tabiatını gayrı ihtiyari ifşa eden Fikret Bey’e tahammül edebilen yegâne insan da onu terk edince Fikret Bey için hayat, belediye dairesi ile ev arasını arşınlamaya dönmüş. Sabah namazından sonra küvetini sıcak su ile doldurur, hayat mefkuresi kadar boş olan dairesinde yapayalnız bir halde küvetine yerleşir, ağır hareketlerle, kendini yormadan kese yapar, güzelce durulandıktan sonra parmak uçlarına basa basa odasına geçer, üstünü başını biçimsiz bedenine geçirir, bir kahvaltı-Türk Kahvesi-sigara üçlüsünün üstüne işe gitmek için evden çıkar, akşam olunca biraz mecmua karıştırıp kitap okur, yatsı namazını müteakip de yatardı.

 Bu kepaze hayatını sürdürmeye çalıştığı günler akıp gidiyordu. Gene bir sabah kalkıp sabah adetlerini ihtimamla icra edip işe gitmek üzere yola koyuldu. Yoldan geçerken “HAVADİS, HAVADİS, BU GÜNÜN HAVADİSLERİNİ YAZIYOR!” diye bağıran gazeteci bacaksızdan o günün gazetesini alıp yoluna devam etti. Rıhtımdaki belediye dairesinin çok da uzun sayılmayan merdivenlerini nefes nefese kalarak çıkıp, giriş kattaki odasına (normalde üst katta olması gereken belediye reisi dairesini Fikret Bey, tembelliği sebebiyle sıhhatini bahane ederek alt kata taşıtmıştı), sandalyesine oturdu. Sağa sola çarpmaktan derisini harap ettiği fındıkî çantasını masanın üstüne kaldırıp kapağını açtı. İçinden; hacmi, bedeni gibi geniş bir pipo ve kibrit kutusu çıkardı. Piposunun ağızlığını dişlerinin arasında iyice sıkıp bir kibrit yaktı. Fasılalı nefesler çekerek piposunu tutuşturup “nasılsa hademe var” düşüncesiyle yanmış kibriti -masanın üstündeki küllüğün mevcudiyetine rağmen- yere atıp ayağıyla çiğnedi. Gene mezkûr fındıkî çantasından belediye evrakını çıkarıp piposundan nefesler çekerek evrak üzerinde çalışmaya başladı. Fikret Bey, fizikî hareket gerektirmeyen pek çok işte mahirdi. Fakat mahir olması o işleri yaparken zevk alması şart-ı evvelini beraberinde getirmediği için her işini ağzındaki bir tütün ürününü öfkeyle çekip gene öfkeyle burnundan üfleyerek yapardı. Zira sabahtan akşama kadar kitap okuyup sigara içse, yemeğini yese, hayattan aldığı zerre zevki bir nebze olsun artardı ona göre.

Saat öğleye yaklaşıyordu ki Fikret Bey’in odasınının kapısı çaldı:

— Gel!

— …

— Ne var?

— …

— Ne var evladım, ne var yavrucuğum söylesene?

— Sizin yeğeniniz olduğunu iddia eden bir zât odanıza gelmek istiyor efendim.

— Yeğen mi, hangi yeğen, ne yeğeni? Benim yeğenim mi var evladım? Kardaşımla dahi senelerdir görüşmüyorum.

— …

— Sor bakalım neciymiş?

Fikret Bey’in ağzından cümlesi henüz tam çıkmadan genç, uzun boylu, şık giyimli, bıyıkları briyantinle burulmuş, yakışıklı bir delikanlı kapının kenarında belirdi: “Dayıcığım benim, Mustafa”. Gelen, Fikret Bey’in kız kardeşi Elif Hanım’ın oğlu Mustafa idi. “Gel bakalım buraya, Ahmet, sen çıkabilirsin evladım,” dedi Fikret Bey. Kâtip Ahmet Bey, Mustafa’ya ters bakışlarını atarak odayı terk ederken Mustafa ise hevesli bir şekilde Fikret Bey’in masasının önündeki sandalyeye attı kendini. “Otur dedim mi ben sana,” dedi Fikret Bey. Mustafa, az önceki hevesinden eser kalmayan bir asık suratlılıkla sandalyeden kalkarken “Özür dilerim Dayıcığım”, dedi. Kendi bıyıklarını eliyle tararken Mustafa’yı süzen Fikret Bey sert bir tonla “Ne var Mustafa?”, dedi.

— Halini hatırını sormaya geldim Dayıcığım.

— Bırak bu palavraları Mustafa. Ben ananla bile en son 10 sene evvel konuştum. Seni son gördüğümde ise 10 yaşında ya vardın ya yoktun.

— …

— Fakat görmeyeli büyümüşsün, koca adam olmuşsun. Bıyıklar falan… Sokakta görsem, yüzüne aval aval on beş dakika baksam gene tanıyamam. Şimdi oturabilirsin.

— Teşekkür ederim.

— Sigara içiyor musun?

— Evet, içiyorum.

Fikret Bey masasının çekmecesinden Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi pullu birinci nev’i sigara kartonunu masasının üzerine koyup içinden usulca bir sigara çıkardı. Sigarasını ağzına koyup kibritle tutuşturdu. Çöpünü ise gene aynı düşüncelerle yere fırlatıp ayağıyla çiğnedi. Sonra, bu kadar zulme vicdanı elvermemiş olsa gerek, Mustafa’ya da bir sigara ikram etti, akabinde Mustafa’nın teşekkürüyle oda, yarım dakikalık sessizliğe gömüldü.

— Eee, konuş bakalım. Kardaşım ne yapıyor?

— Kendileri afiyetteler, sizlere çok selamları var. Bir fırsat bulurlarsa sizi ziyaret edeceklerini iletmemi istediler.

— Ne işi varmış da fırsatını arıyormuş? İnsan ağabeyini on senede bir kez olsun ziyaret etmez mi, bir kez olsun halini hatırını sormaz mı? Edepsizlikten başka bir şey değil.

— …

— Sen ne yapıyorsun bakalım?

— Bendeniz, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de tıp tahsili görüyorum Dayıcığım. Bu sene inşallah ikinci sınıfa başlayacağım.

— Demek Tıbbiye-i Şahane… Sen ne istiyorsun benden?

— (Dalkavuk bir ton ile) Dayıcığım, öncelikle beni huzur-u şahanenize densizlik ederek girmeme rağmen kabul ettiğiniz için şükranlarımı arz ederim. Siz hazretlerine bir hediyem olacak müsaade buyurursanız.

Fikret Bey, gözleriyle işaret ederek müspet cevabını Mustafa’ya iletti. Mustafa ise, haki deri çantasını dizlerinin üstüne koyup ağzını araladı. İçinden yepyeni, kutusu dahi açılmamış bir pipo kutusu çıkarıp Fikret Bey’e uzattı. “Siz hazretlerinin pipo içtiğini validem vasıtasıyla öğrenmiş bulundum. Ben de Üsküdar çarşısından sizler için ithal, halis bir Alman piposu temin ettim,” dedi. Daha önce de dile getirildiği üzere, hayattan aldığı zevk miktarı zerreler seviyesinde olan Fikret Bey’in gözleri açıldı ve dışına belli etmeden, yağlı ve biçimsiz bedeninin içinde zerreden ziyade bir sevinç yaşadı.

Dayısını iliklerine kadar yumuşatma maksadına muvaffak olan Mustafa ile Fikret Bey, az evvelki gergin ve sevimsiz ortam hiç yaşanmamış gibi hoş bir sohbete daldılar. Bir noktada Mustafa, meramını arz etmek kararı aldı:

— Dayıcığım, senden bir ricam olacaktı.

— Ha, söyle bakalım şimdi.

— Mektepteki müşerrihimiz çok dertli, o dertli olduğu için bizler de dertliyiz.

— Hayırdır inşallah?

— Teşrih edecek naaş bulmakta pek güçlük çekiyoruz.

— (Soğuk terler akıtarak) Benden ne istiyorsun?

— Kadıköy Şehremini Fikret Bey Hazretleri, eminim ki, mezarlıkları da idare ediyordur…

— Benden mezardan adam çıkartmamı mı istiyorsun?

— Yani… Tam olarak öyle değil Dayıcığım. Sizden ricam daha çok kimsesiz cenazelerin mektebe sevki için bir tezkere yazmanız.

— Aman evladım, dertsiz başıma dert açma benim. Sakin bir hayat geçirip gidiyorum. Uğraştırma bu yaştan sonra beni alengirli işlerle. Hem zaten ben neden bir tıbbiyeliye yardım edeyim ki?..

Fikret Bey’in patavatsızlığı, ortamın azalan ciddiyetine müteakip açığa çıkmıştı. “Bir tıbbiyeliye niye yardım edeyim ki?” cümlesi alenen suiniyet ihtiva ediyordu. Bir belediye reisinin tabiplerle, talebe-i tıbbiyelilerle ne alıp veremediği olabilirdi ki? Bu inkişaf, Mustafa’nın kafasında bir takım soru işaretleri yaratmış olacak ki, Fikret Bey’i kabir azabından beter sorulara maruz bırakmaya başladı:

— O nasıl söz dayı? Neden “bir tıbbiyeliye” yardım etmeyesin?

— Aman evladım, sehven ağzımdan çıkıverdi işte.

— Dayıcığım, henüz 20 yaşındayım fakat insanların cümlelerinin lazımlarını asgari düzeyde de olsa idrak edebilecek kabiliyetteyim.

— …

— Ne olduğunu niçin anlatmıyorsunuz?

Hakikaten de Fikret Bey, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kafasında birtakım düşüncelerin ve hatıraların dönüp dolaştığını anlamak için allame-i cihan olmak lazım değildi. Zira suratının büründüğü sevimsiz hali gören bir bebek dahi korkudan ağlamaya başlardı. Önüne eğik olan başını yukarıya kaldırdı, Mustafa’ya dönerek “Kahve içer misin?” dedi. Mustafa başını sallayarak tasdik etti. Dışarıdaki kahveciye seslenerek “Bize iki kahve” diye bağırdı. Kahveler gelene kadar bu mahzun bekleyiş sürdü. Kapı çalıp da kahveci, kahveleri sunduktan sonra Fikret Bey, uzun zamandır çektiği yalnızlığı ve kafasındaki menfi hatıra ve düşünceleri bir miktar azaltır umuduyla konuşmaya başladı:

— Ben nerede tahsil gördüm biliyor musun?

— Nerede?

— Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’de.

— …

Fikret Bey bir sigara yaktı, kahvesinden güzel bir yudum, sigarasından ise derince bir nefes çekip anlatmaya başladı:

18 yaşındaydım, o yıllarda da şu anki halimden pek farklı olmayan bir biçimde şişkin ve şekilsizdim. Mektebi idadîden yeni mezun olmuştum. Tam evimizin karşısında ise komşumuz Rıfat Amcanın kızı Ayşe vardı. Ben ise gönlümü Ayşe’ye kaptırmış, zavallı bir delikanlıydım. Ara sıra odamda oturur, camdan dışarı bakar, Ayşe’yi bahçe işleri yaparken seyrederdim. Ona öyle delicesine âşık olmuştum ki anam komşuya yemek götürmek üzere beni yolladığında sırf gönderdiği yemeğin yarısı, Ayşe’yi göreceğim heyecanıyla ellerim titrediğinden ötürü yolda dökülüyordu. Mübalağa ettiğimi sanma. Bu fasılalı el titremelerinden sebep asabiye hekimine dahi götürdüler beni. Zira karşı komşunun kızıyla bu kadar karşı karşıya gelmemen o kadar da ihtimal dahilinde değil. Bu tek taraflı yanıklığım bir müddet daha devam etti. Tam 30 sene evvel bu aylarda babamla hararetli tartışmalara girdik. Ben ısrarla Mekteb-i Tıbbiye-i Şahaneye kaydolmak isterken, babam beni Mülkiyeli yapmak için elinden geleni yapıyordu. Zira babam çok zengin bir adam sayılmazdı. Benim Mülkiyeli olmam ise idari kademelerde ileri seviyelere çıkmam demekti, saraya kadar yolu var bunun. Saray ise altın lalelerle kaplı bir yol demek. Tüm bu tartışmalara rağmen evin son söz sahibi olan babam, son noktayı koydu. O yıl mülkiye mektebine kaydoldum. Babamdan o kadar nefret ediyordum ki yüzüne dahi bakmak bana öfke veriyordu. Resmen iliklerime kadar tiksiniyordum. Beni hayata bağlayan tek şey, artık Ayşe idi. Bir yandan Bayezid’e gidip geliyordum, bir yandan ise Ayşe’yle muhabbetimi arttırmaya çabalıyordum. Okuldan her dönüşümde Ayşe’ye o günün sabahında aldığım gazeteyi getirir, okuması için bırakırdım. Bizde hanımların tahsil görmesi pek rastlanır şey değildir. Ayşe ise hevesliydi. Bir şekilde okuma yazmayı öğrenmişti. Gazetelerle onun okumaya olan aşkını körüklerken farkında olmadan ben de benim ona olan aşkımı körüklüyordum. Gel zaman git zaman gazetelerin üzerine küçük notlar bırakmaya başladım. İlk başlarda yalnız gazete küpürlerinin muhtevasına dair notlar iken zamanla doğrudan Ayşe’ye hitap eden notlara dönüştüler. Mektebin yoğunluğu sebebiyle Ayşe ile çok fazla sohbet edecek vakit bulamıyordum. Bir süre sonra bu tek taraflı notlaşmalar, karşılıklı olmaya başladı. Ben ona akşam gazeteyi bırakıyordum, o ise bana evvelki gün yazdığım notların cevaplarını veriyordu.

Fikret Bey bir anda durakladı. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Yavaşça ayağa kalkıp masasının yanındaki raflara doğru yürüdü. Sağ duvar dibinin en alt, köşe rafından üstü tozlanmış bir dosya çıkardı. Tekrar masasına dönüp dosyayı şiddetle masaya bıraktı. Dosyanın kapağını usulca aralayınca ortaya, eskilikten sararmış birtakım yapraklar çıkıverdi. Mustafa, göz ucuyla dosyaya baktı. Fikret Bey, sigarasından derin bir nefes çekip oflayarak verdi ve “İşte, mezkûr notlar,” dedi. Mustafa göz ucuyla baktığı dosyaya, bu sefer kafasını çevirip dikkatle baktı. Koca bir tomar kağıt, orada adeta şarap misali yıllanmıştı. Fikret Bey, içerisinden birkaç yaprak çıkarıp gözleri dolu bir şekilde kağıtları okumaya başladı. Elindeki kâğıdın kenarında, kendi el yazısını gördü: “Rusya ile İngiltere birbirine girecek.” Hemen altında, ince ve dikkatli bir başka el: “Bana pek sulhe yarayacak gibi gelmiyor. Daha çok, ‘denedik fakat olmadı’ya bahane… Sence?” Birkaç dakika sessizce okuduktan sonra kağıtları yerine bırakıp kaldığı yerden devam etti:

Bir hafta sonu günü, bu tek taraflılıktan usanıp Rıfat Amcaların kapısını çaldım. Ayşe’yi görmek istediğimi, bahçeye çağırmalarını istedim. Ayşe, Rıfat Amcaların eski püskü evinin üst katından, ahşap merdivenleri gıcırdata gıcırdata, ayağında bembeyaz bir terlik, başında al bir yazma ile aşağı indi. Kapının eşiğinde durdu, tek kolunu eşiğin kenarına diğer kolunu ise beline koydu. “Hayırdır inşallah Fikret,” dedi. “Gel, biraz konuşalım,” dedim. Rıfat Amcaların bahçesindeki meşe kameriyenin altında oturduk. “Ayşe,” dedim. “Sana söylemek istediğim birtakım şeyler var. Zira artık kendime daha fazla mâni olamıyorum. Sen birini sevmek, ona muhabbet beslemek nedir, bilir misin? Bahsettiğim alelade bir sevmek değil. Hani, her gördüğünde yüreğinin ağzına geldiği, ellerinin titremesinden kendini alıkoyamadığın, bütün yaşadığın sıkıntılara ve kötülüklere rağmen seni bir an olsun sevince boğan, tramvaylarda birbirine temas etmekten terlemekten rezil ü rüsva olmuş beyefendilerin arasından çıkmışçasına leş kokan bir mekanda yanından geçip de tüm dünyanı çiçek bahçesine çeviren bir sevgi. Hani, seni Yusuf misali kör kuyulardan çıkarıp Mısır’a sultan yapan bir sevgi, Ferhat’ın dağları delmesine sebep olacak kadar şedit, Mecnun’un çölleri aşıp o çölde harap olmasına sebep olacak kadar sadık bir sevgi. Öyle bir muhabbet, öyle bir aşk. İşte benim sana duyduğum aşk, beslediğim muhabbet, sana olan sevgim böyle bir sevgi. Her gün mektepten çıksam da atlardan sebep rezil olmuş sokağa girip senin çiçek bahçesi gibi kokunu içime çeksem diye hayallere boğup hakiki yaşamdan koparacak bir sevgi. Ben sana öyle bir sevgi besliyorum”. Ayşe’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Hiçbir şey söyleyemedi. Uzunca bir süre suratıma anlamsız bir şekilde baktı. Sonra “Ben sandım ki…” dedi ve koşarak uzaklaştı.

İşte evladım bu andan sonra ben kafamdaki bütün menfi şeyleri bir kıldım. Ayşe’nin beni kabul etmemesi, tıp hayalimin babam tarafından bölünmesi… Aynı sene içinde babam, iki sene sonra da anam vefat etti. Elif’i de everip kimsesiz kaldıktan sonra ben de mahalleden taşındım. Mülkiye mektebini zar zor bitirdim. Mektepte geçirdiğim her gün, her saat, her dakika için babama onlarca beddualar ettim… Sana sehven söylediğim o şeyin de sebebi bu anlattıklarımdır.

Mustafa, ne diyeceğini bilemeyerek suskunluğa gömüldü. Fikret Bey gözyaşlarını sildi, esvabını düzeltti, dosyasını rafına koydu. Mustafa’ya dönerek “Her neyse evladım, sordun anlattım. Senin işini de çözeriz, merak etme,” dedi. Masasının çekmecesinden boş bir kağıt çıkarıp uzunca bir şeyler yazdı. Altını imzalayıp mührünü bastı, Mustafa’ya uzattı. Tezkeresini almasının ardından Fikret Bey, alelacele Mustafa’yı uğurladı.

Akşam saati yaklaşınca Fikret Bey eşyalarını toplamaya başladı. İş çıkışında sabah aldığı gazetenin aynısından bir nüsha daha aldı. Evine girip bir sigara yaktı…

Ertesi gün işe gitmeyen Fikret Bey’i kontrol etmek için katip Ahmet Bey'in âmiri ser kâtip Muharrem Bey, Fikret Bey’in evine gitti. Kapıyı tıklattı, fakat kimse kapıyı açmadı. Zaten biçimsiz bedeniyle pek sağlık vadetmeyen Fikret Bey’in hali, Muharrem Bey’i şüpheye düşürüp zaptiyeleri çağırmasına sebep oldu. Kapıyı zorla açan zaptiyeler içeri girince neye uğradığını şaşırdı. Yerde sararmış notlar, sehpanın üstünde üzerine notlar alınmış iki adet gazete, ağzına kadar dolmuş bir sigara tablası, çalışma masasının üstünde açılmamış bir pipo kutusu ve altında küçük bir pusula, sehpanın yanındaki deri koltuğun üstünde ise bilekleri kan revan içinde Fikret Bey…

Yeğenim Mustafa’ya,

Bana almış olduğun pipo için çok teşekkür ederim. Fakat bu hediyeyi kabul edemem.

Cesedimin, tarafımdan tanzim ve imza olunan tezkere mucibince muamele görmesini rica ederim.

Kadıköy Belediye Dairesi Reisi Fikret