Majorzade Sağa sola atılan, tamamlanmış veya tamamlanmamış bir takım yazılar...

Muallak Bir Yer

Kadavra salonundan çıktığımda saat dörde yaklaşıyordu. Formaldehit kokusu ceketimin astarına yapışmıştı; eve döndüğümde bile üstümden atamayacağımı bildiğim o keskin, sinsi koku. Anatomiye başlarken bunun bir alışkanlığa dönüşeceğini söylemişlerdi — nitekim ilk hafta bulantıyı bastıramayanlar, üçüncü haftaya varmadan masanın üstünde sandviçini yiyebiliyordu. Alışmak deniyor buna. Doğru bir kelime değil aslında. Alışmak, bir şeyin sizde açtığı yarayı örtmenin adı; kapatmanın değil.

Sabahattin Ali'nin "Ses" hikâyesini o gün otobüste bir daha okudum. Neden bilmem, o hikâyenin kadavra salonuyla arasında bir akrabalık kurdum içimden. İkisi de insanı, artık cevap veremeyecek bir şeyin karşısında bırakıyor. İkisinin de içinde bir susma var — biri masanın üstünde uzanmış, öbürü sayfanın kenarında. İnsan bu susmayla nasıl konuşur, henüz bilmiyorum.

Sesini duyduğum zaman, sanki bütün ömrümce beklediğim bir şey nihayet olmuş gibi, içimde tuhaf bir genişlik hissettim.

Sabahattin Ali · Ses

Hocamız o gün brakiyal pleksusu gösteriyordu. Kolun bütün hareketi, bütün hissi, şu bir avuç sinir ağından geçiyor dedi; şurası kesilirse el bir daha kalkmaz. Sözü ders anlatır gibi söyledi, öyle de söylemeliydi. Ama ben masanın başında dururken şunu düşündüm: bu adam bir zamanlar bu kolla birine sarılmıştı. Bunu bilmenin anatomiye hiçbir faydası yok. Yine de bilmemek mümkün değil.

Eve dönerken Kadıköy'de indim, yürüdüm. Kaldırım bir insandır, çünkü üstünden geçenlerin hepsini içinde tutuyor. Kadavra salonu da öyle bir yer. Muallakta duran bir yer: ne tam ölüm, ne tam bilgi.

Bu notu düzeltmeden bırakıyorum. Zaten burası müsvedde defteri; temize çekilmiş hâli daha az doğru olurdu.